Hayallerimde Ben

En Son İzlediğim Filmler #2

Bu aralar finallerin sonuçlarının açıklanmasını bekliyor iken kendimi filmlere verdim ve bayağı bir şeyler izledim. Sonra ikinci bir yazısının geleceğinden emin olmadığım bu bölüme yazasım geldi. Aslında son izlediğim filmin etkisiyle birden kendimi bu başlığı atarken buldum, hala etkisindeyim. Neyse son yazıdan sonra 15 film izlemişim, sırayla başlıyorum.

önceki. En Son İzlediğim Filmler #1

Alın Yazısı (Predestination) / 2014

Predestination… bu havalı görünen ismi Alın Yazısı şeklinde görünce bu gözler, film benim için adeta eski bir Türk filmi olsa da birden, öyle bir şey değil. Benim izlemek istediğim ya da öncesinde duymuş olduğum bir film de değildi. Arkadaşlarımdan birinin Interstellar benzeri bir şey olduğu hakkında yaptığı yorum sonucunda haberdar olup birden izleme kararı almıştım. Michael ve Peter Spierig kardeşler tarafından yazılıp, yönetilen film bir kısa hikaye olan All You Zombies‘ten uyarlanmış, ama filmi izlemek istiyorsanız sakın bu hikayeyi okumak, ya da hakkında araştırma yapmak gibi bir delilik yapmayın. Üzülürsünüz. Film, zamanda yolculuk ederek suçları işlenmeden engellemeye çalışan bir ajanın hikayesi ile başlıyor. Sonrası gerçekten anlatılacak gibi değil, beyni follofoş eden cinsten. Anlam aramayın çok.

Neşeli Günler / 1978

Eski Türk filmi demişken, bir gece aklıma ‘turşulu bi eski film vardı, Adile Naşit oynuyordu, neydi o ya’ düştü ve ay hadi tekrar izleyeyim nostalji olur, ne de güzel olur ile devam ederek Neşeli Günler’i izledim. Küçükken tüplü televizyonlarında bu filme denk gelmeyen var mıdır acaba diye düşünmeden de edemedim. Benim büyük dayım eski Türk filmlerini çok sever, o yüzden köyde bile kaç kere denk gelmişimdir küçükken bu filme kim bilir. O dönemlere olan özlemim gün geçtikçe daha da artıyor, o zamanların içtenliği sanki artık yok. Geçen gün arkadaşımla msn dönemlerini bile özlerken bulduk kendimizi, bu yeni sosyal medya dönemi gittikçe bir şeyleri alıp götürüyor bizden. Kullansan bir türlü, kullanmasan olmuyor, artık hayırlısı.

Evet ne diyorduk film, eskilere dönüş beni çok mutlu etti, ara ara eski yeşilçam filmlerinden izlemeyi unutmamayı bir köşeye not ettim, şu tatlı mı tatlı liste de bana yardımcı olacak bu konuda.

Ruhların Kaçışı (Spirited Away) / 2001

Bu animeyi izleme hikayem bir iki yazı öncesinde var ama kısaca bahsetmem gerekirse, küçüklüğümde çizgi film niyetine izlediğim animeler dışında yıllardır hiç anime izlemedim sanırım. Uzunca bir süredir bir tanesini izlemeyi çok istiyordum ama bir yandan da erteliyordum hep izlemeyi. Bir gün yeter ama deyip Miyazaki‘nin Spirited Away’ini izlerken buldum kendimi. Gerçekten harikaydı. Müzikleri, hikayesi, çizimleri… harikaydı. Animeler kesinlikle çok ayrı bir dünya, sevimli mi sevimli. Artık sık sık izleyeceğime eminim. Heidi’nin bölümlerini bulursam ara ara onu da izlemeyi istiyorum, küçükken Pokemon’la birlikte en sevdiğim çizgi filmdi. Hep o dağlarda yaşamak istiyordum, o zamandan belliymiş bu doğa tutkum.

Labirent (The Maze Runner) / 2014

Bir önceki yazıda belirttiğim gibi izlemek istediğim filmlerden biriydi The Maze Runner ama bir türlü gitme fırsatı bulamayınca vizyon tarihini kaçırdık ve uzun bir süre beklemek gerekti film için. Açlık Oyunları tarzında ve ben seviyorum açıkçası bu tarzı o yüzden gayet iyi bir başlangıç filmiydi bana göre. Yine kitaptan uyarlama ve iki devam filmi daha gelecek önümüzdeki senelerde. Filmin yönetmen koltuğunda ise Wes Ball var. Filmin ismini görünce sanki böyle çözülemez bir labirent var ve bu labirenti çözmeye çalışma ağırlıklı ilerleyecek bir senaryo bekliyordum ama tam olarak öyle diyemeyiz sanırım, daha çok yaşanılanlara odaklanılmış. Sevdim ben, kitaplarını alıp okuyabilirim belki bilmiyorum.

Özgürlük Yolu (Into the Wild) / 2007

Nasıl tatlı bir giftir bu? Yerim. Bir an önce izlemem gerektiğini bildiğim ama neden bilmiyorum şimdiye kadar izlemeyi sürekli ertelemiş olduğum filmlerden daha biriydi Into the Wild. Özgürlük peşinde gerçek bir hikaye… Bu filmi izleyip bitirdikten sonra bir saniye olsun her şeyi bırakıp hayatıyla ne yaptığını, nereye gittiğini sorgulamayan var mıdır bilmiyorum. Ben zaten normal zamanda dahi oldukça sorgulayıcı bir yapıya sahipken, filmi izledikten sonra iyice saçma gelmeye başladı birçok şey.

Sean Penn‘in yönetmenliğinde çekilen film, toplumun kendisinden istediği yaşamı yaşamayı reddederek, Alaska’ya uzanan hayatının macerasına çıkan bir gencin, Alexander Supertramp’in hikayesi. Kesinlikle hayata bakış açınızı değiştirebilecek düzeyde harika. Beni en çok etkileyen ise sonlara doğru geçen şu cümle oldu…

“Happiness only real when shared.” (Mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.)

Kayıp Kız (Gone Girl) / 2014

Gone Girl bu yılın iddialı yapımlarından ve yönetmen koltuğunda da David Fincher yer alınca ister istemez beklentilerin yükseldiği bir film oldu benim için. Filmin başı ile sonu arasında o kadar dağlar kadar fark var ki sonlara doğru noluyoruz moduna girmemek elde değil. Eşinin evden kaybolması üzerine, çelişkili ifadeler veren bir adam ve tüm oklar haliyle sorumlu olarak adam üzerinde. Bir noktadan sonra olayın ne çıkacağını doğru olarak tahmin edebiliyorsunuz ama bu doğru tahmininizde bile bu kadar ileriye gidecek bir ters köşe beklemiyordum ne yalan söyleyeyim. Senaryo olarak oldukça ilginç, psikopat bir film, güzeldi. İzlemek isteyebilirsiniz.

Makinist (The Machinist) / 2004

Ben bu filmde hafif bir spoiler yemiş olabilirim o yüzden her şeye o mantıkla yaklaşınca film bende normalde bırakması gereken etkiyi bırakmadı sanki, sonu dışında. Yönetmenliğini Brad Anderson‘ın üstlendiği filmde Christian Bale’i uyuyamama hastalığı olan Trevor rolüyle izliyoruz. Christian Bale gerçekten büyük aktör, adamın işi için yaptığı fedakarlıklar takdir edilesiden öte değil de ne? Bu filmi için yine bir deri bir kemik kalmış. Ben The Fighter’daki hali için vohaa olmuş iken bu halini kaçırmışım, görünce kendi kendime alkışlarken buldum kendimi. Bir sahneyi durdurup incelerseniz kemiklerini şaşırmadan rahatlıkla sayabilirsiniz. Aslında oldukça rahatsız edici öyle dediğime bakmayın.

Diyeceğim odur ki, bu filmi spoiler yemeden, konusu hakkında en ufak bir şey bilmeden izleyin.

Geçmişi Olmayan Adam / 2002

Mr. Popcorn‘un ilk önerisi… Geçmişi Olmayan Adam. Ben bu filmi uzun süredir izlemek istiyordum aslında ama meğer seriymiş yeni öğrendim. Üç devam filmi daha var ama ben şimdilik ilkini izledim, ümit ediyorum ki kalanlarını da bir gün izleyeceğim. Matt Damon’ın hayat verdiği Jason Bourne karakteri hafızasını kaybetmiş bir şekilde uyanır ama Jackie Chan’in kayıp kardeşiymişçesine dövüş yetenekleri vardır. Film boyunca kim olduğunu öğrenmeye çalışan kahramanımızın hikayesini anlatan filmin yönetmen koltuğunda Doug Liman var. Ay bu filmdeki takip sahnesi çok şekerdi, arabadan dolayı mıdır nedir bilmiyorum ama aklımda fazlaca yer edinmiş.

Röportaj (The Interview) / 2014

Şu filmi izlememin tek nedeni birden çok fazla konuşulmuş olması ve James Franco’dur yoksa hakkında en ufak bir şey bilmiyordum. Şimdi ne desem bilemedim, siyasiymiş falanmış ben anlamam bu kadar çok konuşulunca meraktan, izlemiş olmak için izledim ve absürtlükleriyle komikti bence. Filmde hem yönetmenliği üstlenip hem de başrolde yer alan Seth Rogen‘ı görüyoruz. Nedense Seth Rogen’ı bir türlü komik bulamıyorum, doğru yapımını falan mı izlemedim acaba daha bilmiyorum ama James Franco çok iyiydi ahah. “Bizden nefret ediyorlar, çünkü biz değiller.” Yo.

Boş vaktinizde izleyebilirsiniz, niye bu kadar olay olduğunu anlamadığım ve gereksiz abartıldığını düşünsem de bu olayın, komik olmadığı konusuna katılmıyorum, harika bir sanat eseri beklemediğiniz sürece gayet eğlendim ben.

Öteki Kadın (The Other Woman) / 2014

Şu çerezlik film tabirini çok komik buluyor olsam da bu film o kategoriden işte, bir kere izleyip gülüp eğlenmelik. Bir gece çok sıkıldım ve gerçekten düşündürücü ya da beyin kurcalayıcı bir filmi kaldıracak durumda değildim o yüzden Popcorn Time‘ı açıp karşıma çıkan ilk romantik komedi afişli filmi seçtim ve izlemeye başladım. Bu arada şu program çok güzel, bana da arkadaşım önermişti. Torrent mantığıyla çalışıyor ama filmi izleyebilmek için tamamının inmesini beklemenize gerek yok, eş zamanlı olarak izleyebiliyorsunuz. Programın arayüzü ve filmlerin görüntü kaliteleri harika, ayrıca Türkçe altyazı desteği de var çoğu filmde. Denemek isteyebilirsiniz, gerçekten çok tatlış bir program.

Nick Cassavetes‘in yönetmenliğindeki filmde Cameron Diaz, Kate Moss ve Game of Thrones’un Jamie’si Nikolaj Coster-Waldau gibi tanıdık yüzler de yer alıyor. Hatta Nicki Minaj da var çok az görünse de, öyle boş vakitte izleyebilirsiniz.

Think Like a Man / 2012 – 2014

Ama bir Think Like a Man öyle mi? Bu film ile tanışmam çok öncesinde soundtrack albümü ile oldu aslında ama çoğunlukla olduğu gibi sürekli izlemek aklımda olsa da filmini izleme girişiminde bulunmadım yine uzun bir süre. O yüzden önce müziklerinden bahsedeceğim. Tam bir R&B rüzgarı, hemen birkaç tanesini söylüyorum. Daha önce yazdığım Need A Reason bu albümden, Tonight (Best You Ever Had) zaten efsane, aynı ismi taşıyan Think Like a Man öne çıkanlardan. Ayrıca bu sene devam filmi de çekildi, onda da Power Back ile A Night to Remember harika.

İki film de gayet eğlenceliydi ve ikisinin de yönetmeni Tim Story. Michael Ealy, Kevin Hart oyuncular arasında, romantik komedi kategorisinde üst sıralarda benim için, ki ikincisi de en az ilki kadar eğlenceliydi.

Yedi (Se7en) / 1995

Morgan Freeman ve Brad Pitt isimleri bile izlemek için yeterli sebep olabilecekken birçok kişi için, filmin senaryosu ve sürprizleri de tuzu biberi olacaktır. Ya da Morgan Freeman ile Brad Pitt de olabilir bu tuz biber ikilisi bilemedim. Neyse, David Fincher ismi boşuna beklentileri yükseltmiyor, işte hep bu filmler sayesinde. 1995 yapımı Se7en, yönetmen koltuğunda yine Fincher, Hristiyanlık’ta geçen 7 ölümcül günahı işleyen kişileri, işkence ederek öldüren bir katili yakalamaya çalışan iki polis dedektifinin yaşadıklarını konu ediniyor. Bu filmde nasıl sonu tahmin edenler olmuş film sonrası yorumları hayretle okudum. Evet ben de ufak bir kısmını, en azından bir günah için kimin seçileceğini daha başlarda tahmin ettim ama filmin sonunu tam olarak doğru tahmin etmek, bilemiyorum. İzleyiniz efendim.

Duyguların Rengi (The Help) / 2011

Been bu filmi yeeeriiiim, nasıl içten, nasıl sevimli, nasıl öylesine duygusal bir yandan da tebessüm ettirebilen… gerçekten çok sevdim. Böyle hani hiç olmadık bir anda film önersene derler de put gibi kalırsınız ya sanki hiç film izlemiyormuşçasına, bu filmi o an için yazdım aklımın bir köşesine. Tate Taylor‘ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde baş rollerde Viola Davis, Octavia Spencer ve Emma Stone’u görüyoruz. Ayrıca az önce farkettim ki Octavia Spencer bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü de almış Oscar’a aday olduğu yıl. Bir de benim kişisel favorilerimden Jessica Chastain de harika bir rol ile oyuncular arasında. Belki de filmin bu kadar güzel olmasındaki en büyük etken her bir oyuncunun kişisel olarak yansıttığı harika performansları olabilir. Tabi bir de insanın kalbinin derinliklerine dokunan sahneleri…

“Kimse bana, ben olmanın nasıl hissettirdiğini sormadı.” 

Tam olarak hislerimi nasıl aktaracağımı bilemiyorum şu an, sadece şunu söyleyebilirim ki 2 saat 20 küsür dakikalık süresine rağmen bitmesini istemedim, tekrar tekrar izlerim.

Aşk (Her) / 2013

Filme başladığımda başroldeki oyuncu için muhtemelen tanımadığım biri diyerek kim olduğuna bakmadım, fakat film boyunca yüzü çok tanıdık gelmeye başladı ama kim olduğunu bir türlü çıkaramayınca filmi durdurup kim olduğuna baktım vallahi bu da merak. Joaquin Phoenix’miş! Gladyatör’ün Commodus’u. Bıyık ile Gladyatör’deki karakterinden çok uzak olunca bir şaşırdım, önce bir sindirdim sonra izlemeye devam ettim. Spike Jonze‘un yazıp, yönettiği Her’ün, yapay zeka konulu senaryosuyla En İyi Orjinal Senaryo ödülünü aldığını hatırlıyorum Oscar’da. Yapay zeka ama çok ilginç bir yaklaşım ile ele alınmış olması gerçekten orjinal bir fikir, bir insan ve yapay zeka ile hazırlanmış olan işletim sistemi arasında oluşan duygusal bağ. Yine de bittiğinde, ne yani bitti mi şimdi gibi hissetmiş olabilirim, sonunda daha farklı bir şey bekliyor sanki insan.

Toprak Altında (Buried) / 2010

İşte yönetmenlik harikası, aslında her şeyiyle harika olduğunu düşündüğüm bir film. Herkeste aynı etkiyi bırakır mı bilmiyorum ama ben acayip derecede etkilendim. Buried isminden ve fotoğraftan da anlaşılabileceği gibi toprak altındaki bir tabutta geçiyor ve filmin 90 dakika boyunca tek mekanı bu. İlla ki bir noktada toprak üstü vardır diyebilirsiniz, ben de dedim, ama yokmuş cidden sadece tabut ve içindeki Ryan Reynolds var film boyunca. Klostrofobik biri olarak izlemesi zor olacak gibi düşünürken, film tahminimden çok daha akıcı olunca birden sanki oyuncuyla birlikte siz de oradaymışsınız gibiydi ve o an tek düşündüğünüz oradan çıkabilmek olunca ayrı bir gerildim, klostrofobi kısmını unuttum bir süre sonra.

Rodrigo Cortés‘in yönetmenliğindeki filmde Ryan Reynolds’ın canlandırdığı Paul karakteri uyandığında kendini bir tabutun içinde buluyor. İçerideki hava tükenmek üzere, neden orada olduğu hakkında bir fikri yok. Dış dünya ile tek bağlantısı kendisine ait olmayan bir telefon. Bu noktada tek oyuncu ile böylesine bir ortamda ne kadar ilerleyen bir senaryo olabilir ki sorusunu sorduğum için kendime çok pişmanım. Çünkü ilerledi, hem de 90 dakika gibi çok da kısa olmayan bir süre boyunca. Sonu da ayrı bir etkileyici, film bittikten sonra içime bir şey oturdu ve saatlerce kalkmadı sanki.

Senaryo yazarına, yönetmenine ve Ryan Reynolds‘a saygılar, demek ki neymiş bir filmin iyi olması için yüksek bütçeler, bir sürü oyuncu gerekmiyormuş. Ayrıca 2010 yılında vizyona giren bir diğer film, tek mekanda geçen 127 Hours ile karşılaştırılmış. Açıkçası 127 Hours daha çok konuşuldu ve güzeldi de zaten ama bence Buried çok daha iyiydi.

***

İkinci bölüm için en en çok etkilendiğim ve tekrar tekrar izlerim dediklerim;

Eğer bu tarz tekrar tekrar izlemelik önerileriniz varsa yorum kısmından iletebilirsiniz, ben de izlerim. Mutlu pazarlar efendim.