Oscar Maratonu: Son 50! – Bölüm 2/2

Ve nihayet, Argo ile başladığım Oscar maratonum 8 Aralık 2016, sabaha karşı saat 4 sularında daha önce izlemiş olduğum fakat izlemelere doyamadığım Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü’nü bir kez daha izlemem ile sona erdi.

Böylece 25’ten önce 25 listemde yer alan bir maddenin daha üzeri çizilmiş oldu. Son 50 yılın Oscar kazanan ‘En İyi Film’lerini izlemek. Kalan 16.

Her film hakkında izledikten sonra bir şeyler karalamıştım. Son 25’i bu yazının devamında bulabilirsiniz. İlk 25 filmin yer aldığı yazı da şurada.

26-kuzularin-sessizligi

KUZULARIN SESSİZLİĞİ

Uuuh. Bir süre etkisinden çıkamayacağım sanırım. Filmde sadece 16 dakika görünen ve aslında hikayenin içinde de çok yer almayan Hannibal karakteri eminim ki filmi izleyen kime sorarsanız sorun Kuzuların Sessizliği denilince akla gelen ilk isimdir. Anthony Hopkins… şu ana kadar söylediğim oynamamış yaşamış sözlerimi bir kez daha geri alıyorum çünkü bunun tam olarak karşılığı Hannibal karakteri, böyle bir psikopatlığı yansıtmak için bir oyunculuktan fazlasının gerekiyor olması lazım, efsane bu gerçekten.

Başka ne yazsam bilemiyorum çünkü film benim gözümde eşittir Anthony Hopkins olmuş durumda ama tabi ki sadece Hannibal karakterinin mükemmelliğinden de ibaret değil film. Oscar tarihinde En İyi Film ödülünü kazanan tek gerilim filmi Kuzuların Sessizliği, aynı zamanda Oscar’ın en iyi 5 ödülü olan, En İyi Film, En İyi Aktör, En İyi Aktris, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerinin hepsini birden alan 3 filmden de biriymiş. Diğerleri benim bir diğer favorim olan Guguk Kuşu ve henüz izlemediğim bir film olan 1934 yapımı Bir Gecede Oldu filmleriymiş.

Anthony Hopkins ile Jadie Foster’ın oyunculuklarıyla efsaneleştiği, mükemmel bir kurguyla ilerleyen bir psikolojik gerilim. Sonunun havada kaldığını düşünenler için devam filmlerinin de olduğunu hatırlatmakta fayda var, bir ara onları da izlemeli.

27-affedilmeyen

AFFEDİLMEYEN

Çok fazla western film izlediğimi söyleyemem ama bu filmlerin havasına bayılan biriyim. Filmde geçen kasaba ortamları ve o eski zamanların görüntüleri çok hoşuma gidiyor aslında, şimdiye kadar izlediklerim arasında en iyilerden biri de Clint Eastwood’un yönettiğini ve başrolünü üstlendiği Affedilmeyen oluyor.

Clint Eastwood’un yanı sıra oyuncular arasında Morgan Freeman’ı da görüyoruz. Bu ikili harika değil mi? Bu filmden yıllar sonra çekilen ve yine yönetmenliğini Clint Eastwood’un üstlendiği Milyon Dolarlık Bebek’te de iki efsane tekrar bir arada olarak karşımıza çıkıyor ve filmleri Oscar ödül gecesinden yine En İyi Film ödülüyle ayrılıyor. Yıllar sonra silahlarını kaldırıp, çiftlik yaşantısına başlayan bir azılı katilin eski günlerinin tekrar karşısına çıkmasıyla yaşananları konu edinen film, bir western harikası. Beni en çok etkileyen ise görüntüler ve filmin renkleri oldu, tren geçiş sahnesi gibi önemsiz bir detay bile şu an aklımda, izlemek isteyebilirsiniz.

28-schindlers-list

SCHINDLER’IN LİSTESİ

Savaş ortamını ve sonuçlarını izleyiciye rahatsız edici bir şekilde aktaran filmde insan hayatının ne kadar değersiz olabileceğine şahit oluyorsunuz. Bir yanda hiçbir neden yokken, marketten meyve seçer gibi insanların öldürülmesi, bir yanda yaşam mücadelesi, bir yanda ise yapabileceğiniz hiçbir şeyin olmaması. İnsanları dini, ırkı ya da herhangi bir şey ile kategorize ederek yargılamanın yeterince kötü olduğunu bir kenara bırakırsak bir kere insan olmanın getirdiği bir değer var ve filmde gördüklerimiz bu değeri hiçe saymayı bırakıp bir üst boyuta taşıyor.

Not: Filmin tamamı siyah-beyazdı evet ama tek bir objesi dışında. Bir sahnede meydanda dolaşan kırmızı montlu küçük bir kız var ki filme aykırı tek sahne oluyor, fakat sonrasında bir o kadar da akılda kalıcı…

29-forrest-gump

FORREST GUMP

Benim doğmuş olduğum yıl özelliğini de taşıyan 1994’te, sempatim hat safhada, 6 dalda ödül ile ayrılmış Oscar gecesinden Forrest Gump. Esaretin Bedeli gibi güçlü rakiplerinin arasından ‘En İyi Film’ ödülünü almış olması ise ayrı bir değerli yapıyor kendisini.

Filme düşük IQ seviyeli, aptal denilen bir çocuğun yaşamıyla başlıyoruz. Bitiminde ise ‘acaba gerçek aptallar biz miyiz?’ derken buluyoruz kendimizi. Başrolde Tom Hanks ise hayatının rolünü oynamıyor, yaşıyor. Hayata bakış açımızı tekrar tekrar gözden geçirmemizi sağlayabilecek bir film Forrest Gump. Kült, klasik kavramlarının hakkını fazlasıyla veriyor. Şimdiye kadar izlemediyseniz, mutlaka, mutlaka… en yakın zamanda izleyin.

“Annem her zaman hayatın bir kutu çikolata gibi olduğunu söylerdi. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin.”

30-cesur-yurek

CESUR YÜREK

Freeedooom! Mel Gibson’ın hem başrolünde yer aldığı hem de yönettiği Cesur Yürek, tüm epikliği ve yansıttığı duygularıyla aldığı ödülü sonuna kadar hak eden filmlerden biri oluyor Oscar maratonunda. Gladyatör için neler hissediyorsam, aynısını bu film için de hissediyorum. Hani bazı filmler vardır, birileri tarafından çok sevilirken bazıları tarafından da nefret edilebilirler, ama bazı filmler de vardır ki geniş bir kitle tarafından efsane konumuna çoktan konmuşlardır. İşte Cesur Yürek de bunlardan biri olsa gerek.

Aslında bu film de eleştirilere maruz kalmış zamanında, tarihi doğru yansıtmadığı gerekçesiyle. Filmin tanıtımında da yarı-kurgu olarak okuduğum için ben çok takılmadım açıkçası o yüzden tarihsel kaygıyı bir kenara bırakarak yorum yapmaya çalışıyorum genelde bu tarz filmler için. Cesur Yürek, bir özgürlük mücadelesi, altında yatan ise bir aşk hikayesi. Mutlaka, mutlaka.

31-ingiliz-hasta

İNGİLİZ HASTA

İngiliz Hasta, flashbackler ile ilerleyen, yasak bir aşk hikayesi. Başrollerinde Ralph Fiennes’in de yer aldığı film 9 dalda ödül ile ayrılmış Oscar gecesinden. Eminim o dönem izleyicileri için çok da sürpriz olmamıştır. Filmin oldukça güçlü bir kurgusu var ki bunda ilerleyişin yavaş yavaş geriye dönüşler ile yapılmasının da bir etkisi olabilir, kesinlikle ayrı bir hava katmış.

Ralph Fiennes… bu adama bayılıyorum. Potterhead’ler için kalbimizde hep Voldemort olarak kalacak olsa da hayat verdiği her karakteri ayrı bir efsane. Filmi izledikten sonra bende iz bırakanlardan biri de Almásy’nin (Fiennes) kitabı oldu. Benim de uzun süredir aklımdaydı böyle bir defter/kitap tarzı bir şey tutmak, eminim ki hayatının bir döneminde böyle bir kitaba sahip olmak istemeyecek biri de yoktur. Yavaş ilerleyen bir hikaye, fakat mutlaka izlenmeli ve sonu görülmeliler arasında.

32-titanik

TİTANİK

Benim için bu Oscar maratonunun en efsane filmi daha başlamadan Titanik’ti. Öncesinde defalarca izlemiş olmama rağmen, sonlara bırakıp bir kere daha izleyecektim. Ve yine ağlayacaktım.

Kolay kolay ağlayabilen biri olmamama rağmen, Titanik’in muhteşem Hymn to the Sea soundtrackini duymam bile yeterli oluyor gözlerimin dolmasına. Gerçekten sinema tarihinin gelmiş geçmiş, izlediklerim arasında en efsane filmi her şeyiyle Titanik benim için. Küçükken hatırlıyorum da, o zamanlar televizyonda verildiği zaman büyük olay olurdu. Okulda günün bir an önce bitmesi beklenir, koşa koşa eve gidip uyunur zira film bayağı geç biterdi ve aksi takdirde ertesi sabah erken uyanamazdınız. Ah, güzel günlerdi.

Benim için sanırım en başta müzikleriyle efsane olan Titanik, her zaman kalbimin bir köşesinde duracak biliyorum. Müziklerini her duyduğumda duygulanacak, bundan yıllar yıllar sonra filmi tekrar izlediğimde, yine şu anki duyguları bana hissettireceğini biliyorum.

“Artık Jack Dawson adında, beni her anlamda kurtaran biri olduğunu biliyorsunuz.”

33-asik-shakespeare

AŞIK SHAKESPEARE

Yine aldığı Oscar’lar ile oldukça eleştirilen bir film, Aşık Shakespeare. 13 dalda aday olduğu sene 7 Oscar ile ayrılmış ödül gecesinden. Muhtemelen ödüllerin birçoğunu teknik dallardan almıştır diye düşünüyorum, ki şimdi kontrol ettim yarı yarıya gibi. Film isminden de anlaşılabileceği gibi Shakespeare’in hayatını anlatıyor, aslında bu nokta önemli, aşk hayatını anlatıyor ve Romeo ile Juliet’in hikayesini farklı bir şekilde ele alıyor. Tarihsel bir kaygı olmadan izlenirse güzel bir dönem filmi aslında ben çok da fena bulmadım.

O senenin diğer aday filmlerini izlemediğim için teknik bir yorumda bulunamayacağım ama eleştirildiği kadar kötü olduğunu da düşünmüyorum. Belki de beklentilerimi çok yüksek tutmadan izlediğim içindir bilemiyorum. Kostümler, müzikler zaten yorum dahi yapılamayacak derecede başarılıydı. Film genelinde ne çok iyi, ne de çok çok kötü.

34-amerikan-guzeli

AMERİKAN GÜZELİ

İçsel çatışma içerisinde olan bir aileyi konu edinen filmde Kevin Spacey, monoton hayatından ve ailesinin onu dikkate almamasından sıkılan baba, Lester rolünde. Fakat kızı ve karısı ile iletişim kuramayan Lester için bir gün her şey değişir ve tekrar yaşamaya başladığını hisseder. Bunun için yapacakları ise aslında onu ailesinden daha fazla uzaklaştıracaktır.

Amerikan aile yapısına fazlasıyla çarpıcı bir şekilde eleştiri getiren American Beauty bunu gerçekten rahatsız edici bir şekilde izleyiciye sunuyor aslında. İster istemez geriliyorsunuz. Filmin kadrosu ise gerçekten mükemmel bir iş çıkarmış. Hepsi birbirinden iyi olsa da Kevin Spacey filmi tek başına almış götürmüş desem çok da yanlış olmaz sanırım.

35-gladyator

GLADYATÖR

Film, Roma’nın en parlak döneminde general olan Maximus’un kölelik ve gladyatörlüğe uzanan hikayesini anlatıyor. İmparator’un ölümünden sonra Maximus’a yetki vermesi oğlu Commodus’un hiç hoşuna gitmiyor ve Maximus’un eşi ile çocuğunu öldürme emri veriyor. Bu noktadan sonra olaylar bu ikili etrafında dönmeye başlıyor.

Gladyatör’de dram ve aksiyon mükemmel bir şekilde harmanlanmış. Senaryo harika, oyunculuklar ona keza, müzikleri ise muhteşem ötesi. Kesinlikle en iyi film ödülünü her şeyiyle sonuna kadar hak eden bir yapım. Tekrar söyleyeceğim ama bunda oyunculukların da büyük payı var gerçekten. Russell Crowe’un kesinlikle en iyi filmi budur bence. Mesela geçen gün Noah’ı da izledim, ama cidden olmamıştı yani. Gerçi filmin kendisi olmamıştı Russell Crowe ne yapsın. Commodus rolü ile Joaquin Phoenix’den de bahsetmeden geçmeyelim. Harika ya, hepsi harika. Gladyatör, kült film gibi kült film. Böylece Oscar maratonumda Forrest Gump’dan sonra ikinci 5+1 yıldızım gönül rahatlığıyla Gladyatör’e gidiyor.

36-akil-oyunlari

AKIL OYUNLARI

Yine daha öncesinde izlediğim ve bu ikincisi olacak olan bir film, fakat ilginçtir ki filmi izledikten sonra hiçbir şey hatırlamadığımı farkettim. İki sene üst üste Russell Crowe’lu bir film kazanmış, vuhuu. Ben Gladyatör’ü daha çok seviyorum ama, Akıl Oyunları’nın daha harika bir kurguya sahip olduğu su götürmez bir gerçek.

Aynı isimli kitaptan uyarlanan film gerçek bir hikayeye dayanıyor ve öğrencilik döneminde büyük başarılar elde etmiş parlak bir matematikçi olan John Nash’ın hayat hikayesini anlatıyor. Şimdi böyle söyleyince hiçbir olayı yokmuş gibi geliyor kulağa çünkü asıl bir noktasını bilerek yazmadım hikayenin, ama emin olun oldukça şaşırtıcı bir şekilde devam ediyor sonlarına doğru. Son olarak yine Russell Crowe, yine Russell Crowe.

37-chicago

CHICAGO

Chicago’yu izlemeden önce, daha önce karşıma çok çıkan bir film olmadığı için hakkında yazılan yorumlara bir göz atayım dedim ki genel olarak çok sevilen bir film olmamış. O yüzden izlemeyi sürekli erteledim durdum. Nihayet izlediğimde ise yine tüm tersliğimle ben filme bayıldım, ki müzikal bir film olduğunu ve benim de bu tarz ile çok ilgili olmadığımı göz önünde bulundurursak filmi gerçekten sevmiş olmalıyım.

Çoğunluğu hapishanede geçen filmin vermek istediği mesaj o kadar manidar ki, bunun müzik ile uyumunu harika yakalamışlar. Tekrar gibi olacak ama ben müzikal filmlerde ciddi anlamda sıkılan biriyim ama bunda müzikler olsun, sahneler olsun gerçekten çok hoştu. Filmin konusunu, bırakın izlerken yaşayın ama isterseniz internetten ayrıntılı bir şekilde bulabilirsiniz, benim tek alıntılamak istediğim…

“Unutmayın, Chicago’da kalıcı bir şöhret ve kalıcı ilişkiler mümkün değildir.”

YÜZÜKLERİN EFENDİSİ: KRALIN DÖNÜŞÜ

Seri filmlerin en efsanelerinden, Yüzüklerin Efendisi. Küçüklüğümüzün televizyonlarda en çok verilen filmlerinden de olabilir. O zamanlar yarım yamalak izlemiş, daha sonra defalarca maratonvari bir şekilde hepsini izlemişken fırsat bu fırsat deyip, sadece son film Oscar kazanmış olsa da bu madde için 3 filmi de bir kez daha izledim.

Benim için sadece müziklerinin bile yeter olduğu filmler var. Yüzüklerin Efendisi’nde ise bu Concerning Hobbits. Böyle bana huzuru bir şarkı ile tanımla deseler, muhtemelen ilk aklıma gelen bu olacaktır. Shire. Hobbitlerin yaşadığı yer. Oraya ise ayrı bir aşığım. Yemyeşilden de öte. Evet ben yine filmin destansı yanlarını bırakıp bu tarz ufak detaylar ile mutlu olmaya devam ediyorum.

Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü bana göre de serideki en iyi filmdi. Sanıyorum ki böyle fantastik tarzda bir seri olup, Oscar ödülü alan da tek fantastik film. Yanılıyor da olabilirim, emin değilim ama bu filmin efsane boyutunu değiştirmiyor her iki şekilde de.

Her filmin süresi 3, 4 saat arasında değişirken, her birinde her sahne başlı başına bir emek. Söyleyecek fazla bir şey yok sanırım, zira her şeyiyle bir efsane olmayı hak ediyor.

39-milyon-dolarlik-bebek

MİLYON DOLARLIK BEBEK

Milyon Dolarlık Bebek gerçek bir azim hikayesi, 30’lu yaşlarını geçmiş bir kadının hayallerine ulaşma öyküsü. Filmin sonunda ‘hayır, haaayır böyle bitmemeliydi’ demeniz gayet muhtemel. Maggie (Swank) hayatının tam anlamıyla dibinde yaşayan, sıradan bir garsonluk işinde çalışan orta yaşlarında biri, tek istediği ise başarılı bir boksör olmak. Maggie film dünyasının en etkileyici karakterlerinden biri bence ki bunda Hilary Swank’ın muhteşem oyunculuğunun da büyük payı var.

Klasik bir zirveye oynayan dövüşçü filmleri gibi gözükse de, Milyon Dolarlık Bebek, bunların çok ötesinde mesajlar taşıyan bir film. “Mo Chuisle…” Özellikle bu sahne ağlatır, kendinize gelemezsiniz bir süre. Görüp görebileceğiniz en saf sevgilerden birini barındırır bu film, genel kanının aksine bir dövüş filmi değildir aslında. Müzikleri de ayrı bir güzeldir. Sonuç, film beni yine bayağı etkiledi.

40-carpisma

ÇARPIŞMA

Film ilginçti. Evet sanırım tanımlayabileceğim en iyi kelime bu. Farklı hayatların bir noktada kesişmesi dramatik bir şekilde işlenmişti. Öyle çok bir olay yok gibi görünüyor ama film ilginç bir şekilde sonrasını merak ettiriyor izleyiciye. Irkçılığa sık sık gönderme yapan filmde benim dikkatimi daha çok ön yargıların hayatımızı ne kadar şekillendirebileceği büyük çoğunlukla da mahvedebileceği çekti.

Her insanın içinde bir iyi bir de kötü tarafı var. Tek bir hareketi nedeniyle ona giydirdiğimiz düşünce, sen iyisin, sen kötüsün ne kadar doğru bunu çoğu zaman bilemiyoruz bile, çünkü kafamızda şekillendirdiğimiz bir düşünce var ve bizim için kesinlikle doğru olan o. Sonu havada kalmış gibi hissetsem de Çarpışma, kesinlikle etkilendiğim bir film oldu.

41-kostebek

KÖSTEBEK

Mükemmel bir kurgu ile ilerleyen film, çok fazla aksiyon olmamasına rağmen dikkati bir şekilde sürekli kendisinde tutmayı başarıyor. İzlerken felaket derecede uykum olmasına rağmen filmin sonunu gördüm en azından ben. Aslında film, Çin yapımı bir film olan Internal Affairs’ten yeniden uyarlanmış ve bu da o dönemde ‘Hollywood konu sıkıntısı çekiyor’ tarzında birçok eleştiriye neden olmuş. Yine de film yönetmeni Martin Scorsese’ye kariyerindeki en iyi açılış hasılatını ve ilk Oscar ödülünü getirmiş.

Köstebek, tahmin edilmesi zor finali, ucu açık soruları, Jack Nicholson’ın mükemmelin ötesinde oyunculuğu ile mutlaka izlenmeliler arasında yerini alıyor.

“İnsan kendi yolunu kendi çizer. Kimse sana eliyle vermez. Kendin almak zorundasın.”

42-ihtiyarlara-yer-yok

İHTİYARLARA YER YOK

Konusunu okumadan izleyince beklediğimden çok farklı bir film ile karşılaştığımı farkettim film bittikten sonra. Klasik bir katil, kovalamaca filmi desem tam olarak değil, sanki psikolojik yönü daha ağır basıyormuş gibi.

Sinema tarihinin belki de en psikopat katillerinden biriyle karşı karşıyayız, Javier Bardem’in kusursuz oyunculuğuyla, Anton Chigurh. Film, bir avcı olan Llewellyn Moss’un geyik avında olduğu bir gün ile başlıyor. Moss istemeden de olsa kendini, kanlı bir şekilde sona eren uyuşturucu pazarlığının ortasında buluyor. Parayı alıp kaçması ve sonrasında yaşanan birkaç talihsizlik sonucunda kimliğini ele vermesi ile birlikte Moss’un peşine biri takılıyor… Anton Chigurh.

Oyunculuklar iyi, filmde hiç müzik kullanılmamasına rağmen yaşatılan gerilim de iyi ama ben yer yer ciddi anlamda sıkıldım ve sonu da çok etkili bir şekilde bağlanmadı, ya da ben anlamadım. Filmden genel olarak çok etkilenmesem de, Anton Chigurh karakteri için dahi izlemek isteyebilirsiniz.

43-milyoner

MİLYONER

Slumdog Millionaire, ben liseye yeni başladığım yılda vizyona girmişti ve o zamanlar o kadar ismini duymuştum ki her haliyle Oscar geliyor diyordu sanki. Tabi yine öncesinde maratonvari olmayan bir şekilde izlediğim bir filmde dahayız. O zaman izlerken de çok sevmiştim, şimdi izledim yine çok sevdim. Özellikle konusu zaten çok iyi olan bir film fakat benim dikkatimi çekim tekniği de oldukça çekiyor her seferinde. Seyirciyi içine alan, ilginç ve bir o kadar güzel bir teknik bu.

Kader üzerine harika bir senaryoya sahip, Hindistan’da geçen ve yine orada çekimleri yapılan Milyoner, Hindistan’ın fakir mahallelerinden birinde yaşayan bir gencin yerli Kim Milyoner Olmak İster Yarışması’nda son soruya kadar gelmesi üzerine, bunun hilesiz olamayacağını düşünenler tarafından sorgulanması üzerine kurulmuş, gerçekten iyi bir film.

44-olumcul-tuzak

ÖLÜMCÜL TUZAK

Başrolünde Jeremy Renner’ı gördüğümüz filmi izlemeden önce, hakkında bildiğim tek şey Amerikan propagandası yaptığı için haksız yere Oscar aldığı yönünde eleştirilerin olduğuydu. Jeremy Renner’ı çok severim, ön yargısız bir şekilde izlemeye çalıştım o yüzden. Ama evet hafiften de olsa, bariz vardı böyle bir şey.

Film, Amerika’nın Irak’a girmesiyle başlayan savaşı anlatıyor gibi görünse de, Ölümcül Tuzak bu tarz savaş filmlerden daha farklı bir kategoriye konmayı hakediyor. Filmde savaştan daha çok, bir askerin, bir bomba imha uzmanının savaş sırasındaki duygusal dünyasına odaklanılmış. Ki gayet de başarılı buldum ben. Ama bunu Irak savaşının gerçeklerini bilerek izleyince, filmde çok farklı bir tablo ortaya konulmuş gibi hissetmeden de edemiyor insan.

45-zoraki-kral

ZORAKİ KRAL

2010 yılının Oscar’larını çok iyi hatırlıyorum, Zoraki Kral’ı tören başlamadan kısa bir süre öncesinde izlemiştim hatta ve o sene benim favorim Siyah Kuğu’ydu o yüzden o dönem çok objektif bir şekilde izlememiş olabilirim. Şimdi tekrar izleyince filmi, o zamankinden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Oyuncu kadrosu zaten mükemmel, Helena Bonham Carter bile izlemek için başlı başına bir sebep oluyor benim için açıkçası.

İngiliz kraliyet ailesinden VI. George’un, kekemeliğinin üstesinden gelmek için farklı yöntemleri olan bir konuşma terapisti, Lionel Logue ile karşılaşmalarından sonra olan terapileri üzerine kurulmuş bir film Zoraki Kral. Filmin tipik bir Oscar kazananı olmasının yanı sıra, Colin Firth aldığı Oscar’ı sonuna kadar hak etti bence de, amma velakin o senenin Siyah Kuğu’cusuyum ben hala ve hala, fakat güzel film.

46-the-artist

THE ARTIST

The Artist’i izlemeyi uzun bir süre erteledim çünkü üzerimde bir ön yargı vardı izlerken sıkılacağım yönünde. Bunun nedeni de filmin sessiz olması. Evet, evet film hem siyah-beyaz, hem de sessiz. Sesli en ufak bir diyalog duyamıyoruz film boyunca, fakat izlemeye başladıktan bir süre sonra, konusunun içine de girmeye başladıkça ne kadar doğru bir seçim yaptıklarını anlıyoruz bu çekim tekniğini uygulayarak. Kolay değil 2000’li yıllar seyircisine hem siyah-beyaz, hem de sessiz bir filmi sevdirebilmek, bir de bunun üstüne En İyi Film Oscarı’nı kazanabilmek. Oldukça radikal bir karar olmuş olmalı.

Dediğim gibi filmde diyaloglar mimikler ile kuruluyor, ara ara bazı konuşmalar yazı ile yansıtılıyor sadece ekrana. Film 1920’li yıllarda geçiyor ve o zamanın sinemasının gözde filmleri, aynı bu film gibi sessiz ve mimikler ile yapılanlar. 1930’lu yıllara geçişte ise sinemada ses keşfediliyor ve eski sessiz dönemin aktörü George Valentin unutulmaya yüz tutmaya başlıyor. Bu noktada oyunculuklar gerçekten hat safhada mükemmeller. Kesinlikle izlenmeli.

47-argo

ARGO

Argo, 1979 yılında İran’da esir alınan Amerikan elçiliği çalışanlarından 6’sının kaçarak Kanada elçiliğine sığınması ve CIA’in bu kişileri kurtarma çabasını konu ediniyor. Bunun için sahte bir film ortaya atılıyor ve bu 6 kişiyi filmin çekimi için İran’da mekan araştırması yapan ekipten göstererek kaçırmayı düşünüyorlar. Daha doğrusu bunu başrolümüz düşünüyor. İlginç olan ise bunun gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması. Tabi ne kadar gerçektir orası bilinemez ama sorgulamadan izlersek filmin sonunda oldukça etkileniyor insan bu ‘gerçek olaydan esinlenilmiştir’ olayından.

Film genel olarak güzeldi denilebilir. Kurtarma operasyonu denilince oluşan aksiyon beklentisi hayal kırıklığına uğratabilir çünkü aksiyon çok fazla yoktu. Film yavaş ilerlese de sonlara doğru ilginç bir gerilim oluşturduğunu söylemeliyim. Fakaat… Oscar ödülü olayına gelirsek. Biraz Amerikan milliyetçiliği ağır basmış olabilir bu konuda. Gerçi kendilerini filmin en başında bayağı bir dürüst anlatmışlar. Takdir ettim doğrusu. Ama en iyi film için biraz abartılmış mı sanki? Bilemiyorum.

48-esaretin-bedeli

12 YILLIK ESARET

Yaşanmış bir hikayeden senaryolaştırılan 12 Yıllık Esaret’te, özgür bir siyahi olan Solomon’ın tuzağa düşürülerek, 12 yıl boyunca köle olarak çalışmak zorunda kaldığı yaşamını izliyoruz. Filmin konusu zaten tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor, farklılığı ise gerçekçi oluşunda bence. Özellikle işkence sahnelerinde oyunculuklar olsun, çekim olsun gerçekten fazlasıyla başarılıydı. Kırbaç sahneleri ise gerilmeden izlenebilecek türden değildi kesinlikle. Yeter artık bitsin moduna giren bir ben değilimdir muhtemelen.

Filmin ‘En İyi Film’ olup olmadığı tartışılsa da, diğerlerini izlemediğim için ben yorum yapamıyorum, bu tarz filmlerin her zaman Oscar için yapılmış damgası yemeye mahkum oldukları gibi bir gerçek var. Doğru veya yanlış. Filmde yaşanılanlar, bunların bir de gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek insanın kanını donduruyor mu evet, film de bunu gayet çarpıcı bir şekilde bizlere sunmuş mu, o da evet. Etkileyiciydi.

“Ben hayatta kalmak istemiyorum, yaşamak istiyorum.” (Solomon Northup)

49-birdman2

BIRDMAN (CAHİLLİĞİN UMULMAYAN ERDEMİ)

Genelde bir filmi izledikten sonra yaptığım ilk iş hakkında yapılan yorumlara şöyle bir göz gezdirmektir. Gördüğüm kadarıyla seveni olduğundan daha fazla sevmeyeni olan bir filmde, ben yine sevenler tarafında kalmışım. Öncelikle şunu söylemeliyim ki filmdeki kamera geçişlerine bayıldım, nedense ilk aklıma gelen bu oldu.

Teknik olarak filmi fazlasıyla başarılı buldum, belki süresi biraz daha kısa olabilirdi. Kaldı ki yapılan olumsuz yorumların çoğu da biraz bu yüzden gibi, filmin sıkıcı ve durağan olduğu yönünde. Muhtemelen benim filmi sevme nedenim öncelikli olarak filmin alt metnini sevmiş olmamdı. Mesela bir sahnede, daha önce rehabilitasyona yatmış Emma Stone’un karakteri, bir tuvalet kağıdı rulosu boyunca aralıksız tireler çizmiştir.

“Bu tireler dünyanın var olduğu 6 milyar yılı temsil ediyor. Yani her tire bin yıl demek…”

Daha sonra tek bir parça kağıdı koparıp şunu diyor.

“Bu da, insanların var oldukları süre. 150.000 yıl. Sanırım niyetleri, egomuzun ve kendimize kafayı takmamızın anlamsızlığını göstermek.” Duvara asılası.

50-spotlight

SPOTLIGHT

İzlediğim en etkileyici filmlerden biri oldu Spotlight. Hikayesinin hassaslığı mı, gerçek olaylara dayanıyor oluşu mu, yoksa ülkemizde benzer durumlar fazlasıyla yaşanıyorken hiçbir şey yapılmıyor oluşu muydu nedeni bilmiyorum. Muhtemelen hepsiydi.

Film, The Boston Globe gazetesinde çalışan bir ekibin, bölgelerindeki rahiplerin çocukları yıllardır istismar etmesi ve kilisenin buna göz yumarak olayları örtbas ediyor oluşunu ortaya çıkarmaya çalışmasını konu ediniyor. Tüm bu olaylar ise gerçek bir hikayeye dayanıyor. The Boston Globe’da çalışan gerçek Spotlight ekibi filmin ortaya çıkış sürecinde sürekli yardımlarda bulunmuşlar.

Ortada kanıtlar var, istismar edilen çocuklar ve söyledikleri var… fakat karşı taraftaki kişi dini bir kuruma bağlı olunca dine leke sürülmemesi amacıyla olaylar anında örtbas ediliyor. Ne de olsa, onlar öyle şey yapmazlar. Bu hikaye size de tanıdık geldi mi? Olayların iğrençliği mi yoksa, bu hikayenin ülkemizde binlercesinin yaşanıyor ve karşılığında hiçbir şey yapılmıyor, araştırılmasına dahi müsaade edilmiyor oluşunu bilmek mi daha çok acıtandı, bilmiyorum.

Filmdeki oyunculuklar gerçekten harikaydı. Özellikle bir sahne aklımda ki, Mark Ruffalo’nun karakteri istismar edilen bir kişinin yazdığı mektubu okuyordu, okurken o kadar gerçekçi bir tepki ile okuyordu ki elleri titriyor, olayı sanki kendisi yaşarmışçasına hissediyordu. Mark Ruffalo başta olmak üzere, diğer tüm oyuncular, hepsi harikaydı.

Uzun zamandır böylesine cesurca bir film izlememiştim. Tüm film ekibine, zamanında bu araştırmayı yürüten gazete çalışanlarına saygılarımla.