Hayallerimde Ben

Oscar Maratonu: Son 50! – Bölüm 1/2

Son 50 yılın Oscar kazanan En İyi Film’lerini izlemek… 2 yıl boyunca bu 50 filmden izlemediğim sadece 2 filmdi, fakat bu şekilde 2 yıl boyunca bekleyen bir yazı ile karşı karşıyayız. Bitirmeyişimin bir nedeni vardı, ama son zamanlarda yaşadığım fazlaca eureka anlarımdan biri sonucu, an itibariyle bunu tamamlamaya karar verdim.

Ne diyordum, filmler. 25’ten önce 25 listemde de yer alan bu maddenin üzerini bir an önce çizmek dileğiyle… leggo!” yazmışım en son. Üzerinden 2 yıl geçmiş halinden sonra… kaldığım yerden devam ediyorum.

HER DEVRİN ADAMI

Hakkında eskilerin V for Vendetta’sı olarak yorumlar okuduğum Her Devrin Adamı, tarihsel bir film ve VIII. Henry döneminde yaşamış olan Sir Thomas More’un hayatını anlatıyor. More, fazlasıyla dürüst bir devlet adamı olmasının yanı sıra dinine de oldukça bağlı biri ve bir gün kralın düşünceleriyle ters düşüyor. VIII. Henry, ölen abisinin eşi olan Aragonlu Catherine ile evli fakat bir erkek çocuk sahibi olmak istediği ve eşinin de bunu veremediği gerekçesiyle, Katolik kilisesine başkaldırarak onu boşuyor ve Anne Boleyn ile evleniyor. Burada yeminler ve daha pek çok şey işin içine girse de, kısaca More bu evliliği tanımıyor.

Dürüst olmak gerekirse film gerçekten çok yavaş başlıyor ve hatta ilerliyor da denilebilir, fakat More’un doğru bildiği üzerine yaptığı fedakarlıklar, doğrusunun kendine özel olduğunu sık sık belirtmesi ve yer yer geçen diyalogların üzerinde fazlasıyla düşünülesi olduğu da inkar edilemez. Ben çok felsefik bir film izleme günümde de olmayabilirdim.

GECENİN SICAĞINDA

Virgil Tibbs isimli siyahi bir cinayet uzmanının dahil olduğu bir cinayet soruşturması etrafında dönen Gecenin Sıcağında, polisiye filmlerinin atası sayılan bir filmmiş ki muhtemelen tahmin edilemez katil olayının da ilklerinden. Ama günümüzde bu filmi izleyen biri için gayet tahmin edilebilirdi ne yazık ki.

Polisiye filmler çok tarzım olmaması nedeniyle mi bilmiyorum ama filmin sonlarına gelene kadar biraz sıkıldım. Katilde de ters köşe olmadım ama muhtemelen o yıllarda izliyor olsam oldukça etkilenebilirdim, bilemiyorum. Filmde ırkçılığa da sık sık gönderme yapılıyor ve o yılların Amerika’sını çok net anlayabiliyorsunuz. Aslında ben bu tarz cinayet soruşturması yapılan filmleri severim ama çok da etkilenmedim bundan, ne desem bilemedim.

OLIVER!

Oscar maratonunda, internette tek bir yerde dahi bulamadığım ilk film oldu sanırım Oliver!, o yüzden indirmek zorunda kalmış iken bir de üstüne üstlük yarım saat altyazıyı senkronlamakla uğraştım. Neyse tüm bu uğraşlar sonucunda nihayet filmi izleyebildim, ama müzikal kısımlar o kadar uzatılmış ki konudan mecburen kopuyorsunuz ara ara, bu da filme odaklanmayı oldukça zorlaştıran bir etken ne yazık ki. Hele benim için, zaten müzikal filmler ile aram çok yok.

Sinemanın çokça kullandığı, Oliver Twist kitabından uyarlanan bir film daha, tabi muhtemelen en eskilerinden biri. Ben hikayeyi bilmiyordum açıkçası, küçükken hiç okumamış olmam daha da bir ilginç gelse de şu an, olayları da bilmeyince bir nebze olsun devam etme gücü buldum kendimde. Oyunculuklar iyiydi aslında, mesela miniklerde Oliver’dan daha çok Dodger’ın oyunculuğuna bittim, nasıl bir çocuktur o öyle. Nihayetinde, müzikal severler, bu film sizin için.

GECEYARISI KOVBOYU

Bu hafta biraz daha eskilerdeyim ve haftanın filmi 1969 yapımı, aynı zamanda yılın En İyi Film Oscarı’nın da sahibi Midnight Cowboy, Geceyarısı Kovboyu. Film, Teksas’tan daha iyi şartlarda yaşama hayaliyle ayrılıp New York’a gelen Joe Buck ile orada tanıştığı evsiz Ratso ‘Rizzo’nun hikayesini anlatıyor bizlere. Dram dolu, harika bir dostluk hikayesi.

Genel olarak eski filmleri izlemeyi seven biriyim, ama bu filmde bir tık daha ötede, çok daha farklı ve güzel bir hava vardı. Hani böyle tam eski filmlerin tanımı gibiydi. Bunda müziklerinin de etkisi olduğunu düşünüyorum ki soundtrack albümüne bayıldım, sanki ben de yolculuk ediyormuşum gibiydi. Filmin ismine bakıp eski kovboy filmleri gibi bir şey de beklemeyin, öyle Teksas’ta geçen, silahların konuştuğu kasabaların olduğu filmlerden değil, konusu çok daha farklı ve derin.

GENERAL PATTON

Patton, biyografik bir savaş filmi ve yaklaşık 3 saat. please kill me. Gerçekten beni film izlerken boğan 3 şey bir arada. İstisnalar kaideyi bozmaz mantığıyla bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Gerçekten hiç benim tarzım bir film değildi, ama bu bir bahane olmamalı. Sonuçta The Godfather serisi de hiç tarzım değildi ama efsane olmayı sonuna kadar hak eden bir yapım olduğu konusunda en ufak bir şüphem olmadı izledikten sonra.

Tüm filmi yarı uyuklar bir şekilde izlediğim için şu an çok şey hatırlamamakla birlikte, Patton Amerikalı, kendini fazlasıyla askerliğe adamış bir general ve ikinci dünya savaşında yaşadıkları anlatılıyor filmde. Nedense ben pek bir egoist buldum kendilerini, eğer gerçekte de böyleyse tabi. Dünyaya hükmedecek ülkelerin Amerika ve İngiltere olduğuna inanıyor, ordusunda korkaklara yer olmadığını söyleyip sürekli bir azarlar halde dolaşıyor falan, eminim Amerikanlar bayılıyorlardır bu filme, ama bu benim tüm filmi bitse de gitsek modunda izlediğim gerçeğini değiştirmiyor.

KANUNUN KUVVETİ

Ben uzun zamandır bir filmi izlerken bu kadar sıkıldığımı hatırlamıyorum. Oscar kazanan filmler arasındaki süre olarak en kısa olanlardan biri olmasına rağmen bir türlü bitmek bilmedi de bilmedi benim gözümde. Bir de 5 ödül ile ayrılmış ödül gecesinden ki bunlara senaryolar da dahil, inanamadım. Kurgu bakımından gerçekten çok zayıf olduğunu düşünüyorum. Ortada iki polis var ve film boyunca bir uyuşturucu pazarlığını ortaya çıkarmaya çalışıyorlar ama filmin sonunda yapılan, aslında yapılamayan baskın kadar saçma bir olay görmedim ben, en azından şu ana kadar izlediğim benzer filmlerde.

Bunu izlemeden önce iki puan ile en az puan verdiğim film olan Out of Africa’ya göre değerlendirirsem, hangisinde daha çok sıkıldım diye düşündüm ve üzülerek Kanunun Kuvveti’ne bir puan vermek zorundayım çünkü diğerinde en azından ara ara hoş safari görüntüleri yer alıyordu. Yine de kötülemek istemiyorum çünkü 5 Oscar aldığına göre ki bunlar öyle boş ödüller de değil, bir sebebi mutlaka vardır, sanırım sadece film bana fazlasıyla hitap etmedi.

BABA

Efsane serinin ilk filminde Corleone ailesini tanıdık. The Godfather ismiyle tanınan, ailenin babası Vito Corleone, Marlon Brando’nun mükemmel oyunculuğuyla kalbimizde taht kurdu. İkinci filmde artık ailenin başında en küçük oğul Michael vardı, ve Al Paçino sen nasıl büyük bir oyuncusun dedirtti. Son film ise serinin en sönük filmi olsa da kendi içinde o da bir efsaneydi. Benim en etkilendiğim film Marlon Brando’nun eksikliğine rağmen ikinci film oldu. Bunda Vito Corleone’nin flashback sahnelerinin büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Sıralama benim için, II > I > III şeklinde.

Hala izlememiş, benim gibi başlayıp da bir türlü sonunu getirememiş olanlar… uykunuzu iyi alın, uyandığınız gibi de hemen izlemeye başlayın. Tarzını sevmiyor dahi olsanız, yine de izlemeden ölmeyin.

“Dostlarınızı kendinize yakın tutun, düşmanlarınızı daha da yakın.” (Don Vito Corleone)

ÜÇ KAĞITÇILAR

The Sting, ya da Üç Kağıtçılar, 1973 yapımı oldukça eski bir film ve ülkemizde bir de yeşilçam uyarlaması bulunmakta bu filmin, Belalılar. Şanslıyım ki orjinalini izlemeden uyarlamasını izlememişim. Zaten olaylar benim için 1970’lerde izleyen birine göre daha tahmin edilebilirdi bir de yeşilçam versiyonunu izlesem tam olacakmış.

Dolandırıcılık filmlerinin atası sayılan The Sting ters köşeleri ile seyirciyi şaşırtan bir yapım fakat bu tarz filmlere alışmış bir 21. yüzyıl izleyicisi ne kadar şaşırabilirse ben de o kadar şaşırdım. Olayların tahmin edilebilirliği bizim için yüksek yani. Ama filmi kendi zamanımıza göre değerlendirmek büyük haksızlık olacaktır o yüzden The Sting’in kesinlikle bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bir Oscar kazanmak kolay değil yani neresine çamur atıyorsun sen. Sadece Paul Newman ve Robert Redford için bile izleyebilirsiniz.

BABA II

Oscar maratonunda bu hafta The Godfather, Baba üçlemesi vardı ve her bir filmin süresi zaten yeterince uzun değilmiş gibi gidip hepsini bir günde izlemek benim neyimeydi bilemiyorum. Olsundu. Kültlerin kültü olarak kabul edilen The Godfather serisini daha önce birçok kez izleme girişimim olsa da bir türlü sonunu getirmek kısmet olmamıştı. Çünkü ben sürekli uyuya kalıyormuştum ki bu sefer de çok kolay bitirdiğim söylenemez. Her bir film boyunca, sen 3 milyar 750 milyon saat sen, sen bu kadar saatte ne yaptın diye sormadan edemedim.

New York’ta yaşayan İtalyan bir mafya ailesinin hayatını anlatan The Godfather her şeyiyle bir efsane olmayı fazlasıyla hakediyor gerçekten de. Aksini söyleyeni, bu tarz filmler ile çok alakam olmamasına, filmden ara ara kopmama rağmen ben bile kabul edemem. Tek sorunu 3 saat boyunca bir filme odaklanamayan bünyeler için izlemesi zor oluşu bence. Senaryosu, oyunculukları… hakkında yorum dahi yapılamayacak derecede. Ki zaten Oscar tarihinde iki filmiyle birlikte En İyi Film ödülünü kazanmak da bir daha olabilecek bir şey midir bilemiyorum.

GUGUK KUŞU

Aynı isimli kitabından uyarlanan Guguk Kuşu, akıl hastası numarası yapan bir mahkumun hikayesini anlatıyor. McMurphy (Nicholson) fazlasıyla zeki biri olmasına rağmen numara yaparak daha az güvenlik önlemleri olan akıl hastanesine gönderilmesini sağlıyor. Bir yandan kaçma planları yaparken bir yandan da adeta bir hayat dersi veriyor.

Bir sistem eleştirisi olan Guguk Kuşu, farklı kişiliklere sahip insanların zamanla sistem tarafından nasıl bastırılabileceklerini gözler önüne seriyor. Finalinden sonra bazı şeylerin eksik kaldığını düşünmüş olsam da şu an bunları yazarken aslında oldukça etkileyici bir son olduğunu farkettim. Tanrı bizi hemşire Ratched gibi manyaklardan korusun, amin.

ROCKY

Ben böyle dipten başlayan başarı öyküsü filmlerine bayılıyorum, Rocky de bunların en güzel örneklerinden biriymiş ki izlemek için çok geç kalmışım. Aslında hayal meyal bir şeyler hatırlıyordum çünkü küçükken çok kez denk gelirdik televizyonda ve babam istisnasız her seferinde izlerdi. Başrolde gördüğümüz Slyvester Stallone’un aynı zamanda senaryoyu da yazdığını ve bunun ilk senaryo deneyimi olduğunu öğrendiğimde oldukça şaşırdım, çünkü film sadece bokstan ibaret değil, bundan çok daha öte bir kurgusu var ve kesinlikle ilham sınırlarını zorlayan bir film Rocky.

Kendinizi her dibe vurmuş hissettiğinizde açıp izleyebilirsiniz, gerçekten bir kere izlemelik filmlerden biri değil bunu içtenlikle söyleyebilirim. Sinema tarihinin en tatlı aşklarından birine de şahit olabilirsiniz ayrıca. Bir de Cehennem Melekleri’ni de kısa bir süre önce izlemiş olunca fazlasıyla dikkatimi çekti de, Slyvester Stallone daha fazla botoks yaptırmasın lütfen.

ANNIE HALL

Bu aralar herkes (yazıyı tam Oscar dönemi yazmıştım), bu seneki aday filmleri izleyip bitirmeye çalışırken ben inatla eskilere gidiyorum. Bu hafta 1977 yılındayım ve yılın ‘En İyi Film’ heykelciği sahibi Annie Hall. Woody Allen’ın otobiyografik filminde kadın – erkek ilişkilerini farklı bir yönden ele aldığını görüyoruz. Şunu söylemeliyim ki, film tam bir yönetmenlik harikası. Zaman zaman seyirci ile kurulan diyaloglar, iç konuşmalar farklı ve samimi bir hava yaratmış.

Woody Allen tarafından canlandırılan Alvy Singer karakteri ise ayrı bir şekilde değerlendirilmeli. Tam bir takıntı manyağı olan Alvy, yer yer komik olmayı bir şekilde başarıyor. Filmde geçen diyaloglar ise uzun ve anlaması güç olsa da sonradan vayy be diyebileceğimiz nitelikte. Güzel tespitler, farklı bir hava, 1.5 saat… İzlerken çok bayıldığım değil, ama güzel vakit geçirdiğim filmlerden.

AVCI

Ne yazsam bilemiyorum. Filmin yarısına kadar olan kısıma gelene kadar olan düşüncelerimle, filmin sonlarına doğru oluşan düşüncelerim o kadar farklılar ki şu an. Açıkçası başlarında yine bitse de gitsek modunda izleyeceğim filmlerden biri olarak düşünmüştüm filmi ki, ah sonları, hatta direkt sonu, o neydi öyle. Robert De Niro… Ah Robert De Niro’nun bu filmdeki haline ciddi anlamda platonik bir aşk besliyorum sanırım an itibariyle.

Üç arkadaşın Vietnam Savaşı’na gitmeden önce, gittiklerinde ve savaş sonrasında yaşadıklarını, aslında 3 bölüm şeklinde anlatan film bir savaş filmi havası uyandırsa da hiç öyle değil, ben gerçekten bayıldım. Tek sıkıntısı filmin uzun süresi bence ki zaman zaman gerçekten sıkıyor insanı, hele başlangıçta bir düğün kısmı var ki aman aman bitmek bilmiyor sanki. Rus ruleti sahneleriyle akıllara kazınan filmde geyik avı, avcı ne alaka diyebilirsiniz, sadece… one shot. İzleyiniz, ama mutlaka sonuna kadar izleyiniz.

KRAMER KRAMER’E KARŞI

105 dakikalık süresi ile kalbimde taht kuran Kramer vs. Kramer’de Dustin Hoffman ve Meryl Streep başrolleri oynuyor. Filmin sevimli ufaklığının ismi ise Justin Henry’miş ve o zaman, 8 yaş 276 gün ile, Oscar’a aday gösterilen en genç oyuncu unvanını kazanmış. Şimdi baktım da adam şu an 43 yaşında, vav ne kadar eski bir film izlediğimin şu an farkına vardım desem.

Ayrılan iki ebeveynin çocukları için verdikleri mücadeleyi konu edinen film için ne desem bilemedim. Oyunculuklar, özellikle minik çocuk bir harikaydı. Dustin Hoffman yine Hoffman, Meryl Streep ona keza, sevdim, üzüldüm ama çok çok etkilendim mi bilemiyorum. Filmin başında ve sonundaki mutfak geçiş sahneleri ise tebessüm ettirdi :’)

SIRADAN İNSANLAR

Robert Redford’un ilk yönetmenlik deneyimi olarak öne çıkan Ordinary People, oldukça yavaş ilerlemesi nedeniyle mi bilmiyorum ama dikkatimi üzerinde tutmam biraz zor bir filmdi. Ne zamanki film anlatmak istediklerini anlatmaya başladı, ki bu sonlara doğru oluyor, işte o zaman, başrollerinden Timothy Hutton’un da mükemmel oyunculuğuyla ben film için işte buymuş diyebildim.

Film 3 kişilik bir ailenin çevresinde dönüyor. Conrad (Hutton) ağabeyinin öldüğü gemi kazasından sağ kurtulmuş,  ağabeyinin ölümünden ise kendini sorumlu tutan, ailenin ufak çocuğu. Kendini bir türlü affedemediği bu sarsıntılı dönemi bir türlü atlatamadığı gibi, bu konuda babasının aksine annesi de ona hiç yardımcı olmamakta. Yukarıdaki sahnede ise Conrad’ın sarıldığı kişi ne babası ne de annesi, gecenin bir yarısında gittiği psikiyatristi ve bu sahne en etkilendiğim sahnelerden biri oldu benim için. Ordinary People, aile ilişkilerini irdeleyen bir yapım, eğer o başlardaki durağan bölümü atlatabilirseniz sonlarına doğru filmden etkilenebilirsiniz.

Not: Filmin, Pachelbel’in Canon in D Major’u ile mükemmel bir açılış sahnesi var bu arada. 

ATEŞ ARABALARI

Filmi belki duymamış olabilirsiniz, bkz. ben, fakat filmden daha popüler olan müziğini duymamış olma ihtimaliniz olmayabilir. Özellikle TRT’nin pek sevdiği bir müzikmiş kendisi ki olimpiyatların da baş tacıymış aynı zamanda. Benim çok sık duyduğum bir müzik değildi açıkçası şimdiye kadar ama artık her yerde duymaktan bıkkınlık gelmiş fazlaca kişi var internette gözlemlediğim kadarıyla.

Ehm neyse. 1924 Yaz Olimpiyatları’nda yaşanan iki ayrı ve bir o kadar da ortak olan iki gerçek yaşam öyküsünü konu edinen Ateş Arabaları İngiliz yapımı bir film. Koyu dindar İskoç Hristiyan atlet Eric Liddell ile ön yargıları aşmaya çalışan İngiliz Yahudi atlet Harold Abrahams’ın gerçek yaşamları, iki azim hikayesi. Oldukça güzeldi, fakat bu film ile ilgili araştırma yaparken kıyıda köşede bir Seabiscuit ismini okudum ki evet Zafer Yolu ile benzer filmlerdi sanki. Gerçi Zafer Yolu’nu çok küçükken birkaç kez izlediğimi hatırlıyorum babam ile birlikte ama gerçekten çok etkilenmiştim o filmden, yani bu yorumu yapmak ne kadar doğru olacak bilmiyorum ama, güzeldi, bir Zafer Yolu etkisi bırakmadı sanki. Zafer Yolu’nu en kısa zamanda tekrar bi izlemem lazım ama yine de, eğer düşüncem değişirse yorumumu güncellerim.

GANDHI

Biyografik bir film daha. 82 yılında en iyi Oscar’ı, Mahatma Gandhi’nin epik hayat hikayesi alıyor. Başrolde Gandhi rolüyle Ben Kingsley’i görüyoruz ve filmin yine oldukça uzun bir süresi var. Ben bu tarz uzun süreli filmlerde bir an önce bitsin artık diye sabredemezken, Gandhi’nin savaş karşıtı pasif direnişindeki vazgeçmek bilmeyen sabır örneği herkese örnek olması gereken cinsten.

Gandhi’nin yaşadıklarını birebir aktaran bir film olması dolayısıyla belgesel niteliği de taşıyormuş bu film. Başlarda oldukça akıcı başladı benim için ki kendime bile şaşırdım derken ortalara doğru filmde bir durgunluk yaşanmaya başladı, bu kısımlarda biraz sıkılmış olabilirim, sonlara doğru yine aynı tempoyu yakaladı. İngilizleri dize getiren adam… Gandhi… ah mutlaka hayat hikayesi bilinmesi gereken biri Gandhi ve film de bunu yer yer durgunlaşsa da harika bir şekilde aktarmış.

SEVGİ SÖZCÜKLERİ

Bu filmde bana farklı gelen bir şeyler vardı tarif edemiyorum. Birçok film için oyunculuklar çok gerçekçiydi, oynamamışlar resmen yaşamışlar yazmışımdır ama bu filmde bunun çok daha ötesini hissettim ve ne yazsam bilemiyorum şu an. Debra Winger… Emma rolü için söylenebilecek hiçbir şey yok gerçekten. Bir de ilginç bir şey oldu. Tüm film boyunca Emma’nın sesi olsun, hareketleri olsun bana New Girl’ün Jess’ini hatırlattı. Zooey Deschanel ile Debra Winger da felaket benziyorlar zaten.

Film farklı bir şekilde başlayıp, farklı bir şekilde bitiyor. Ne hissetsem bilemedim. Filmin geneli bir hayat hikayesi işte tadında olsa da parça parça sizi kendine çekiyor bir şekilde. Öyle sahneleri var ve o kadar doğal bir şekilde sunulmuş ki puanımı onlar için veriyorum. Özellikle Emma’nın çocukları ile konuştuğu sahne… ben orda gittim işte. Shirley MacLaine’i de unutmamak lazım. Hastanede kızının iğnesi için çıldırdığı sahne, aman diyim. Jack Nicholson her zamanki Nicholson zaten. Bayıldım.

AMADEUS

Konusunu okuyunca yine çok farklı bir şey bekledim ve müzikal tarzı bir şey herhalde dedim. Açıkçası 3 saatlik bir süreyi de görünce kesin sıkılırım ben bunu izlerken demeyi de unutmadım. Ön yargının kitabını yazmışım iki dakikada gerçekten. Ben uzun zamandır bir filmde bu kadar eğlendiğimi, bir o kadar da üzüldüğümü hatırlamıyorum. Allahım Tom Hulce, o nasıl harika bir gülüştür ya? Bu sahnelerde istemsizce gülmeyen var mıdır? Sahnelerde hiçbir olay yok aslında, ehm şey Mozart gülüyor sadece.

Filmi çok sıkılacağımı düşünerek izlemeye başladım, ama 3 saat olmasına rağmen bir dakika olsun bile kopmadım, sanırım. İzleyeli birkaç gün oldu tam hatırlamıyorum şu an ahah, aslında filmin oldukça etkileyici olduğunu düşünüyorum. Ben çok klasik müzik dinleyen biri olmamama rağmen film boyunca çalan tüm müziklere aşık oldum diyebilirim. Müzikten öte filmde işlenen konu gerçekten çok derin, tarihsel kaygı olmadan izlenmeli. Sonuç olarak diyeceğim odur ki, izlemek isteyebilirsiniz.

BENİM AFRİKAM

Meryl Streep ve Robert Redford gibi iki efsaneyi bir araya getiren filmde, Meryl Streep Danimarkalı bir soylu olan Karen’ı canlandırıyor. Karen barones unvanı için Bror Blixen ile evlenip kahve yetiştiriciliği yapmak üzere Avrupa’nın sömürgesi halindeki Afrika’ya yerleşiyor. Burada kocasının ilgisizliği ile karşı karşıya kalan Karen için başka bir hayat başlıyor ve bir gün Denys (Redford) ile karşılaşıyor. Otobiyografik bir film olması nedeniyle mi, filmin uzun süresinden dolayı mı bilmiyorum ama filmi izlerken aşırı derecede sıkıldım. 3 parça haline bölersek ilk bir saatini bir gece, kalanını sonraki gece izleyebildim. Tek güzel yanı film insanda safari yapma isteğini milyona katlayabilir, görüntüler çekildiği yıla göre çok güzeldi.

Film bittikten sonra 1985 yılında aday olan diğer filmleri izleme isteği uyandı bende. Daha mı kötülerdi acaba diye düşünmeden edemedim. Beni çok fazla etkileyen bir film olmadı ne yazık ki.

MÜFREZE

İzlediğim en en en etkileyici savaş filmlerinden biri. Hem de hiç böyle bir şey çıkacağına ihtimal vermemiştim izlemeden önce, daha doğrusu ismini hiç duymamış olunca daha öncesinde bir beklenti oluşturmamışım sanırım. Film, Vietnam Savaşı sırasında sınır bölüğünde görevlendirilen bir grup askerin yaşadıklarını, oldukça sert bir tarzla konu ediniyor. Savaş sahnelerinden daha çok, cephedeki asker psikolojisi öne çıkıyor film boyunca ki bunu fazlasıyla başarılı bir şekilde sunmuşlar bizlere. Charlie Sheen. 21 yaşındaki haliyle, efsane bir oyunculuk. Küçük bir rol ile olsa da Johnny Deep. İkisinin gençlik hallerini izlemek de ayrı bir keyifliydi.

Bu film hakkında yapılan bir yorum dikkatimi çekti. Neden bu kadar iyi olmasına rağmen çok bilinen bir film olmaması hakkında. “Normal değil mi? Bu filmde dünyayı kurtaran ABD askerleri yok. Bu filmde çocuklara tecavüz eden, sivilleri katleden hatta kendi arkadaşını öldürecek kadar gözü dönmüş ABD askerleri var.” Bu yüzden etkileyici bir film Müfreze, milliyetçilikten uzak.

“Geçmişe bakıp düşünüyorum da, biz düşmana karşı savaşmadık. Birbirimizle savaştık. Gerçek düşman içimizdeydi. Savaş benim için sona erdi, ama hayatım boyunca içimde devam edecek. Elias da içimde yaşayacak, ruhumu ele geçirmek isteyen Barnes da. O günden sonra kendimi bu iki babadan doğmuş bir çocuk gibi hissediyorum. Ama sonuç ne olursa olsun. Biz hayatta kalanlar dünyayı yeniden kurmak zorundayız. Diğerlerine bildiklerimizi öğretmek zorundayız. Ömrümüzden geriye kalanı, yaşadığımız hayatı bir anlam bulmak için harcamak zorundayız.”

SON İMPARATOR

Çin’in son imparatoru Pu Yi’nin yaşam hikayesini anlatan filmde süre yine 3 saat gibi bir şeydi. İmparatorun yaşam hikayesinin anlatımı küçük yaşından itibaren başlatılmış ve fazlasıyla etkileyici bir şekilde sunulmuş, bu konuda gerçekten beğendiğim bir film oldu. Çekildiği yıla göre olağanüstü bir hava, mükemmel oyunculuklar, doğuş, yükseliş ve son. Kesinlikle farklı bir şekilde etkileyici bir film.

“İmparator, taç giydiği günden beri kendi sarayında hapis ve ve tahttan çekilene kadar da mahkum kalacak. Ama, şimdi büyüyor… Neden , kendi kapısının dışarısına çıkamayan tek Çinli olduğunu merak edebilir. İmparator’un dünyadaki en yalnız çocuk olduğunu düşünüyorum. Kör olmak… onu gerçekten üzecektir.” (Johnston)

YAĞMUR ADAM

Yine Dustin Hoffman, yine harika bir film. Bu sefer başrolü paylaştığı kişi ise genç mi genç Tom Cruise. Rain Man, birbirlerinden habersiz büyüyen, bir noktada yolları kesişen iki kardeşin hikayesi. Raymond (Hoffman) otistik bir dahi, Charlie (Cruise) ise bencillikten ölecek olan bir ithal araba satıcısı. Hikaye Charlie’nin, babasının ölümünden sonra vasiyeti üzerine hiç tanımadığı kardeşine bıraktığı 3 milyon dolarlık servetinin peşine düşmesiyle başlıyor. Sonunda ise aslında zaten varolan ama uzun bir süre önce kaybetmiş olduğu benliğiyle tekrar yüzleşiyor.

Ben filmden mi, yoksa yine Dustin Hoffman’ın parmak ısırtacak oyunculuğundan mı etkilendim bilmiyorum. O nasıl bir karakter, o nasıl hal ve hareketlerdir öyle, benim için bu Oscar maratonu ile birlikte Jack Nicholson 1, Dustin Hoffman 2’dir herhalde, ikisine de ciddi anlamda bayılıyorum. Tom Cruise’ın genç halini izlemek ise ayrı bir güzeldi. Rain Man, sıcacık bir hikaye, harika bir film.

BAYAN DAISY’NİN ŞOFÖRÜ

Morgan Freeman ismini görünce büyük bir heyecana kapılarak izlediğim Driving Miss Daisy beklentilerimi karşıladı açıkçası ama şunu söylemeliyim ki film oldukça durgun ilerliyor. Fakat ilerliyor yani sıkmıyor izleyiciyi. Bunda oyunculuklarında büyük bir payı var. Özellikle Morgan Freeman’ın hal ve hareketleri bile içinizi ısıtmaya yetiyor. O yüzden çok yüksek bir beklentiyle izlememek lazım. Filmde o zamanların Amerika’sı çok iyi yansıtılmış ki Oscar’ı da getiren bu olmuş sanırım.

Irkçılık üzerine ara ara söylenen sözler o kadar anlamlı ki sahneler başa sarılıp tekrar izlenesi. O zamanlarda hizmetçiler genel olarak zenci, zencilerin benzin istasyonlarında tuvalete gitme hakları dahi yok, sinagoglar sürekli bombalanmakta… gibi. Bu tarz ayrıntıları bilerek izlemek filmi daha anlamlı kılacaktır.

KURTLARLA DANS

Neredeyse 4 saatlik bir film olmasına rağmen, bu kadar uzun süreli filmler arasında en beğendiklerimden biri oldu Kurtlarla Dans. Filmin atmosferi, özellikle o terkedilmiş köy ortamı beni çok etkiledi, hatta bir an keşke ben de bir dönem böyle bir yaşam sürsem derken buldum kendimi. Neyse ki sonradan kendime geldim ve şehir yaşamıma geri döndüm. Yine de etkileyici buluyorum.

Hem yönetmenliği üstlenen hem de başrolü oynayan Kevin Costner’a bir alkış, ama sonlara doğru o bıyıkları kesmeyecektiniz Costner bey, kişilik karmaşası yaşadım resmen, bir bıyık, iki farklı insan olur mu, olurmuş. Batıdaki terkedilmiş bir karakola atanan Teğmen John Dunbar’ın tek başına geçirdiği günler sonrası, batının yerlileri Kızıldereliler ile karşılaşması ve yakınlaşmasıyla birlikte yaşadıklarını anlatıyor film, ayrıca Amerika’nın Kızıldereli topraklarını nasıl ele geçirdiğini de. Süre bu kadar uzun olmak zorunda mıydı bilmiyorum ama anlatılmak istenenler çok güzel anlatılmış kesinlikle.

…devamı için tıklayın.