Hayallerimde Ben

Viyana! Buralar Hep Sanat.

Ayak bastığınız her sokak, baktığınız her bina, soluduğunuz hava dahi sanat kokan bir şehir Viyana. Eğer sanat ve tarihe ilgili biriyseniz… burası sizin eviniz.

Ki benim çok ilgili olduğum söylenemez, ama buraya daha sonra gelelim. Kopenhag’tan tren ile ayrıldıktan sonra tekrar bir aktarma yapacak ve bizi oldukça uzun bir tren yolculuğu daha bekleyecekti. Geceyi trende geçirecek ve sabahın erken saatlerinde Viyana’ya varacaktık, en azından bizim planlarımız bu yöndeydi.

Tabi düşünürken çok kolay gelen bu durum, iş uygulamaya gelince pek öyle olmadı. Gece treni için rezervasyon yaptırmak gerekiyordu ve tüm rezervasyonlar doluydu. Sorun şu ki, bu trene binememe durumumuz sokakta kalmak ile eş değerdi çünkü garda da sabahlayamazdık, kapanıyor o saatlerde.

Trenin kalkmasına dakikalar kalmış, görevli rezervasyonlar dolu alamam diyor… bir umut koştur koştur gardaki bilet satan yere gittik. Görevli kadın ile ciddi anlamda aynı dilden konuşmamıza rağmen bir sorun vardı, anlaşamıyorduk. Yer yok, yer yok gidin artık diye kafasını masalara koyan kadın, bir süre sonra “üç kişilik yerim var neden istemiyorsunuz?” dedi. Biz şok. Teyzecim yanına hobi olsun diye mi geldiğimizi düşünüyordu acaba? Hemen rezervasyonları yaptırıp trene zar zor yetişsek de, rahat bir uyku çekecektik neyse ki önemli olan buydu.

***

Gece yolculuklarına bayılıyorum. Tren yolculuğu ise tüm hayatım boyunca olabilir, gerçekten. Bu ise ikisinin birleşimi, lütfen zaman bu anda dursun. Bir süre sırf bu anları doyasıya yaşamak için uyanık kaldım. Sabah saatlerinde ise Viyana’dayız ve hemen kalacağımız hostel olan Wombat’s City at the Naschmarkt‘a giderek çantalarımızı bırakıyoruz ve şehri keşfetmeye başlayabiliriz. Ama atlamadan, hostel seçimlerini uzun araştırmalar sonucunda yapmamıza rağmen, burayı çok sevdiğimizi söyleyemeyeceğiz. Odalar, en azından bizim kaldığımız oda, temizlik konusunda pek tatmin etmedi ve kaldıklarımız arasında son sırada yer aldı kendileri.

KISA KISA…

■ Yine burada da günlük ulaşım biletlerimizi alıp güne başlıyoruz. Doğru yöne giden otobüs ve tramvayı bulana kadar bir sürü in bin yapabilite olasılığımız çok yüksek olduğu için, 24 saat boyunca sınırsız ulaşım hakkı tanıyan bu biletler harikalar.

■ Yazının girişini yaparken abartmıyordum, burada nereye kafanızı çevirseniz bir sanat eseri, bir tarihi dokuya rastlıyorsunuz. Git git bitmeyecek müzeleri, klasik müziğin evi, saraylar, sarayları aratmayan binalarıyla sokaklar… tam bir sanat şehri. Ben çok ilgili değilim o ayrı.

■ Arkadaşlarımın yoğun istekleri üzerine ilk olarak Belvedere Sarayı‘na gidiyoruz. Hadi sarayı gördük tamam çok güzel, bir de müze bölümüne girdik. Ben de tamamen boş bulunarak tamam dedim ve hayatımda en pişman olacağım 21 euroyu ödedim. Çok net söylüyorum 15 dakika falan zor dayandım ayrıldım arkadaşlarımdan, onlar bayıla bayıla gezmeye devam ediyorlardı en son. Böyle tablolu müzeleri falan gezmeyi sevmiyorsanız bu sarayımızı dışarıdan görmek ziyadesiyle yetecektir. İlgilisine harika bir yer tabi ki.

■ Ben hemen hızlıca yemek yiyip hostele geçtim, çünkü arkadaşlarım müzeden sonra da operaya gitmekte kararlıydılar. İlk gün ortak olarak yaptığımız pek bir şey olmadı. Ben odaya yerleştikten sonra hostelin lobisinde iki kişiyle tanıştım. Burada Interrail Türkiye grubunda muhabbeti dönen, “tek git, ama tek kalma” sözünü daha iyi anladım. Kesinlikle tek başınıza daha çok birileriyle muhabbet kurma ihtiyacında oluyorsunuz sanırım, hostellerin bu olayı harika.

■ Viyana’da gece çok soğuk geçti ki soğuktan uykumdan uyandığımı hatırlıyorum, ikinci ve son günümüze kar ile uyandık. Tipi boyutuna gelene kadar her şey çok güzeldi aslında, ama o tipide bir de kahvaltı yapacak bir yer bulamama sorunumuz… hiç hoş anlar değildi. Ya biz bu kahvaltı olayını beceremedik, ya da ciddi anlamda kahvaltıda yiyecek bir şey bulamama sorunu var bu Avrupa’da. Yine tatlı oldu ama, Aida Cafe‘de kayısı marmelatlı oldukça lezzetli bir şey yedik.

■ Şehrin sembolik öğelerinden olan rengarenk Hundertwasser Evi‘ni görmeden gelmek olmazdı. Bu binanın hiçbir yerinde düz bir öğeye rastlayamazmışsınız, güzel tasarım.

(Spoiler: Derya ablacım eğer yazıyı okuyorsan, yazının devamında kelebekler var, spoiler son ^^)

■ Oldukça övülen Figlmüller‘de schnitzel yemek, yapılacaklardan bir sonraki. Schnitzeli harika kabul, ama yanında yenilmesi önerilen patates salatasını bizden pek beğenen olmadı. Rezervasyon yaptırmadan gitmeyin sıra oluyor, bir de masadaki ekmekler ayrıca ücretli, rica ederiz.

■ Daha sonra içinde bir sürü canlı kelebeğin yaşadığı, ilginç bir havası olan Kelebek Evi‘ne gittik. Burası felaket sıcak bir ortam öncelikle. Birden karlarda yürürken, içeri girince yaşanan sıcaklık değişimiyle kameramın lensi buhardan gidiyordu neredeyse. Çok uzun kalınacak bir yer değil ama güzeldi, ben severim böyle egzantrik yerleri.

■ Günün sonunda ise yine gidilmesi önerilen yerlerden biri olan Demel Pastanesi‘nde, Ecem’cimin doğumgününü kutladık. İyi ki doğmuş lalllalaa  Pastalar güzeldi ve oldukça popüler bir yer olmasına rağmen fiyatlar da gayet uygundu, biz de öneririz.

***

Viyana bana çok hitap eden bir şehir olmadı, özellikle Kopenhag’tan geçmiş olunca, ama tabi ki her şehrin kendine has güzellikleri var. Sonuçta metrosunda, opera çalan tuvaletleri olan bir şehirden daha başka ne bekleyebiliriz ki?

Bir de pazar günü her yer kapalı, ne bir alışveriş dükkanı, ne bir market… resmen alışveriş yapmak isteseniz de yapamıyorsunuz.

Viyana’dan da aklımda kalanlar bunlardı. Çok farklı bir özelliği olmadı benim için, tekrar tekrar gitmek isteyeceğim türden olmadı yani. Adım başı Türk ile karşılaştık zaten kendimi İstanbul’daymış gibi hissetmedim desem yalan olur. Ama bir Kopenhag öyle miydi, beni İskandinav taraflarına atabilir miyiz rica etsem?

Daha fazla görüntü için hazırladığım videoyu izleyebilirsiniz. bi’ sonraki. Prag!